12. Sayı / 4. Kısım
İLAHİ DOPAMİN
Senin yüzünden vaktinde boşanamadım!
Yazar Mine Çakır yazdı.
Bazen alışkanlıklarımıza öyle bir sarılıyoruz ki onları gerçeğimiz sanıyoruz. Sonra o gerçeklere öyle bir sarılıyoruz ki onları hayatın kendisi sanıyoruz. Değişmez, bükülmez gerçekler…
Sabah bir fincan çay içmezsem kendime gelemem!
Yatağın solundan kalkarsam işim rast gitmez!
O çiçek ölürse bu ilişki biter!
Beni terk ederse n’aparım ben…
Örnekleri ben de çoğaltabilirim, siz de çoğaltabilirsiniz. Peki, hiç düşündünüz mü? Neden olaylara, eşyalara veya kişilere bu kadar anlam yüklüyoruz? Yüklediğimiz anlamları hak ediyorlar mı? Biz o anlamlar olmadan yolumuza devam edemez miyiz?
Bu anlam yüklemeler olmadan hayatımıza devam edebiliriz ama edemiyoruz… Hepimiz olmasa da bir kısmımız edemiyoruz. Geride bırakamıyoruz. Geride bırakmak istemiyoruz.
Neden?
Çünkü bırakmak yaramızın kabuğunu koparmak demek… Oysa o kabuğu koparmadan o yara gerçekten iyileşmeyecek. Ben de herkes gibi yaralara sahibim… Yaralarım kanamasın diye tutunduğum, her şey değişmeden olduğu gibi kalsın diye bırakmadığım birçok alışkanlığım oldu, oluyor. Oysa bu, değişime karşı koymak demek! Ve bunu kimse başaramıyor. Değişimle boğuştukça, kabuğun altındaki yara derinleşiyor. Biz de yaramız kabuk tuttu diye iyileştiğimizi sanıyoruz. Bildiğimiz mutsuzluğu bilmediğimiz mutluluğa tercih edip duruyoruz. Kendimizi mutlu olduğumuza ikna ediyoruz. Sonra da hayatımız olduğu gibi kalsın diye kendimizi paralıyoruz. Buna sabahları içtiğimiz uyanma çayı ya da kahvesi de dahil!
Oysa ne demiş Şems-i Tebrizi?
“Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. ‘Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir,’ diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?”
Sabah çayının bununla bir ilgisi yok gibi geliyor olabilir ama var! Her bir alışkanlığın değişime karşı koymayla bir ilgisi var. Bir düşünün… Her gün işe arabanızla aynı yoldan gidiyorsunuz. Haftada 5 gün, yılda 52 hafta (hadi tatile gittiniz, olsun 50 hafta)… Bazen öyle günler oluyor ki kendinizi bir anda arabanızı ofis otoparkına park ederken buluyorsunuz ama yolu hatırlamıyorsunuz. İşte alışkanlıklar hayatımızı buna dönüştürüyor. Fark etmeden yaşayıp gidiyoruz. Alışkanlıklarımıza takılı kalıyoruz. İşin daha da kötüsü, mutsuzluğumuza rağmen mutsuz hayatımıza takılı kalıyoruz. Çalıştığımız işyerine lanet ede ede her gün o otoparka park edip, o asansöre binip, o masaya oturup, emekli olduğumuzda mutlu olma hayaliyle çalışıyoruz…
Yani otomatik pilota alıyor. Böyle söyleyince her şey çok iyi geliyor kulağa.
Alışkanlıklar bizim güvenli alanımız! Hatta bize vakit kazandırıyorlar. Bir şeyi alışkanlık haline getirdiğimizde onu düşünmeden otomatik olarak yapıyoruz. Hatta otomatikleştiğimiz için o sırada başka bir şeyi de düşünebiliyoruz. Tıpkı arabayla işe giderken yolu fark etmememiz gibi. Yapılan araştırmalar, yeni bir şeyi yaparken beynin tamamen yapılan yeni şeye konsantre olduğunu, alışkanlığımız olan bir şeyi yaparken ise farklı şeyler düşündüğümüzü gösteriyor. Yani alışkanlık edindiğimizde beyin kendine daha önemli konular üzerinde çalışmak için yer açıyor diyelim. Yeni bir işi yaparken beynin ön frontal korteksi çalışırken, alışkanlık haline getirdiğimiz bir işi yaparken bunu bazal gangliyaya devrediyor. Yani otomatik pilota alıyor. Böyle söyleyince her şey çok iyi geliyor kulağa. İyi de bunun mutsuz hayatımız içine hapsolmakla nasıl bir alakası olabilir?
Şöyle; bu alışkanlıkların bir de yan etkisi var. Kısaca bizi uyuşturuyorlar diyebiliriz. Nasıl mı? Araştırmalar alışkanlık edindiğimiz bir konuda karar vermek için pek de araştırma yapmadığımızı gösteriyor. Yani alternatiflerimizi daraltıyoruz. Hep aynı kahve markasını içiyoruz, yeni çıkan daha lezzetli markaları kaçırıyoruz. Ne mi var bunda? Kahve olarak düşünürseniz yok gibi (bence daha çok keyif alınacak yeni bir deneyimi kaçırdığımız için bu da önemli) ama ya örneği büyütürsek? Mutsuz olduğumuz işyeri, mutsuz olduğumuz evlilik, mutsuz olduğumuz ilişkiler için de aynı davranışı gösterdiğimizi düşünürsek… Alışkanlıkların bizi nereye götüreceğini görebiliriz sanırım.
Alışkanlıkları değiştirmek cesaret istiyor.
Alışkanlıkları değiştirmek sabır istiyor.
Alışkanlıkları değiştirmek zaman istiyor, çaba istiyor, geride bırakmamızı, unutmamızı, bilinmeze adım atmamızı istiyor…
Hele bir de büyük alışkanlıklardan bahsediyorsak, yepyeni bir deneyimde kendimizle yüzleşmemizi istiyor…
“Alışkanlıkları duygular yaratır. Tekrar değil. Sıklık değil. Sihir değil. Duygular!”
Hepsi dopaminin suçu!
Alışkanlıkların temelinde duygusal bağlılık yatıyor. Stanford Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve yazar olan Amerikalı sosyal bilimci BJ Fogg, “Alışkanlıkları duygular yaratır. Tekrar değil. Sıklık değil. Sihir değil. Duygular!” diyor.
Hani şu 21 gün tekrar edersen alışkanlık edinirsin diyorlar ya… Bende işe yaramıyor. Hep nedenini sorgulayıp durdum. Sonra dinlediğim bir sesli kitapta 21 günün, kişiden kişiye birkaç günle birkaç aya hatta bir yıla kadar değiştiğini, bir alışkanlığı tekrarla değiştirmenin ortalama 66 gün aldığını öğrendim. Sonra BJ Fogg’un yukarıdaki sözüne denk geldim.
BJ Fogg’a göre hepsi dopaminin suçu.
Peki, ama mutsuz olduğumuz işyeri, mutsuz olduğumuz evlilik de mi dopamin salgılatıyor?
Bir şeyi neden tekrar tekrar yapmak isteriz ki? Keyif aldığımız, haz aldığımız, mutlu olduğumuz için… Her dopamin salgıladığımızda vücudumuz dahasını ister. Biz de dopamin salgılatan şeyi yeniden yaparız. Kahve içmek gibi… Sosyal medya neden bir anda kalpleri fethetti? Aldığımız her beğeni yeni bir dopamin kaynağı, her yeni takipçi daha çok dopamin…
Peki, ama mutsuz olduğumuz işyeri, mutsuz olduğumuz evlilik de mi dopamin salgılatıyor? Hayır ama başlangıçta dopamin salgılatıyordu. Sonra da mutsuz olduğumuzu fark edemeden alışkanlığımız oldu. Sonuçta mutsuz olduğumuz zaman da duygular işin içine giriyor. Mutsuz da olsak o alışık olduğumuz durumu bırakamıyoruz. Neden? Çünkü diğer duygularımız, mutsuzluğumuza baskın geliyor. Korkularımız, endişelerimiz mutsuzluğumuzdan büyük olduğu için olduğumuz yerde duruyoruz. Ta ki mutsuzluğumuz onlara baskın gelene kadar.
İşte yaramızın kabuğunu koparma noktasına o zaman geliyoruz. Büyük alışkanlıkları kırmak, büyük değişim demek. Ve ne yazık ki büyük değişimler için bir kırılma noktası gerekiyor.
Buddha’nın da dediği gibi “Sadece tutunduğun şeyi kaybedersin” aslında…
İşte o kırılma noktasına geldiğimizde de aslında sadece tutunduğumuz şeyi kaybedeceğimizi fark ediyoruz; yani sadece işimizi, eşimizi, kahvemizi kaybedeceğimizi, aslolanın kendimiz olduğunu fark ediyoruz. Ve o cesur adımı atabiliyoruz. Kolay değil. Olmadı, olmayacak…
İnkarlarla geçecek günler, haftalar, aylar hatta yıllar. Bahaneler üreteceğiz, görmezden geleceğiz, anlamaya çalıştığımızı sanıp anlamadığımızda şaşıracağız. Neden oluyor tüm bunlar sorusu beynimizi yiyip tüketecek ve biz alışkanlığımızdan vazgeçemediğimiz için bu kısırdöngü içinde olduğumuzu göremeyeceğiz.
“Sadece tutunduğun şeyi kaybedersin”
İşte ben de neden vaktinde boşanamadım? Hepsi o dopaminin suçu!
Size de olmuştur. Bir arkadaşınız bir sorununu sizinle paylaşır. Çözüm ortadadır. O göremez, görmek istemez. Size sorar. Anlatırsınız, kabul etmez, edemez çünkü hazır değildir. O kırılma noktasına henüz gelmemiştir.
İşte ben de neden vaktinde boşanamadım? Hepsi o dopaminin suçu! Evlilik alışkanlığımın içinde senelerce o günkü mutsuzluğumu, gelecekteki bilmediğim mutluluğuma tercih ettim. Ta ki o kırılma noktasına gelene kadar. Kırılma noktamın, noktanızın da ne olduğu önemli değil.
Filozof Simone Weil bu durumu güzel özetlemiş:
“Bağlanmak illüzyon yaratır, gerçeğe sadece bağımsız insanlar ulaşabilir.”
Haydi o zaman, dopamine rağmen kıralım alışkanlıklarımızı, kıralım zincirlerimizi… O gelin çiçeğini çöpe atalım, o mesajları silelim, o sevgiliye hoşça kal diyelim, o şarkıyı dinlerken artık ağlamayalım, hatta istifayı basalım… Ardından dopaminin dibine vuralım…
“Nereden biliyorsunuz hayatınızın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”