İş insanı Murat Ülker, Prof. Dr. Erol Göka'nın "Türklerin Psikolojisi" kitabından yola çıkarak, Anadolu Türklerinin davranış kalıplarının kökeninde Orta Asya'dan gelen "göçebelik psikolojisi"nin izini sürüyor.
Göka'nın tezine göre Türk grup davranışı biyolojik-ırksal değil, ortak yaşantı ve dile dayalı bir olgu; göçebe kültürünün mirası olarak "bir yere ait olamama" duygusu, geçicilik hissi ve yabancı kültürlere hızlı adaptasyon yeteneği öne çıkıyor. Ülker, bunu Cengiz Han'dan Fatih Sultan Mehmet'e büyük fatihlerin fethettikleri toprakların kültürüne kolayca uyum sağlayabilme becerisiyle ilişkilendiriyor ve kendi global iş hayatındaki deneyimini de buna bağlıyor: "Talebeyken tatillerde herkes köyüne giderdi de, benim köyüm bile yoktu."
Muhabbet kültürü ve segmenter toplum yapısı
Göka'ya göre göçebe mirasının iki ana kolu var: Türkçe kullanımındaki özensizlik, ve toplumsal kimliği korumak için sürekli "ortak düşman" yaratma ihtiyacı. Ülker, Türkiye'nin cep telefonu ve sosyal medya kullanımında dünya lideri olmasını da bu "muhabbetçi kültür"le açıklıyor. Kitabın işaret ettiği bir diğer "yan damar" ise mafya tipi yapılara zemin hazırlayan segmenter (bölünmüş, hizipleşmiş) toplum yapısı — Çinlilerin "Türkler barış içinde yaşamaktansa birbirini yok etmeyi tercih eder, onbinlerce boydan oluşurlar" sözüyle örneklendiriliyor. Ülker bunu bugünün ideolojik kutuplaşmasına (laik-dindar, Atatürkçü-milliyetçi vb.) ve "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" tipi kural tanımazlığa bağlıyor.
Gösteriş kültürü ve potlaç
Göka'nın "potlaç kültürü" (Kuzey Amerika kabilelerinin şölen-armağan geleneği) benzetmesini aktaran Ülker, bunun Türk tarihindeki karşılığının "yağma toyu" olduğunu, düğünlerde paraların tomar tomar havaya saçılmasından şehir içinde Land Rover kullanmaya, "Babam Öyle Diyo" yazılı araçlardan sosyal medya gösterişine kadar uzandığını yazıyor. Kitabın bir diğer teması olan "itaat ve hiyerarşi kültürü"nün İslam'daki "ulul-emre itaat" ilkesiyle pekiştiğini, bu yüzden Türk siyasetinde parti içi muhalefetin, işyerinde sağlıklı patron-işçi diyaloğunun gelişemediğini aktarıyor.
Ülker'in vardığı sonuç, Göka'nın da vurguladığı gibi, geçmişi reddetmek değil anlamak: "Kültürümüzden taviz vermeden" otoriteye körü körüne itaat etmeyen, sorgulayan, eleştirisini korkmadan ifade edebilen bir kültüre geçmenin şart olduğu — ve bunun için "öykünmeci en yeniyi isteme" kültüründen "en iyiyi, en yeniyi yaratma" kültürüne geçecek bir eğitim devriminin gerekliliği.
