Emin Alper'in yönettiği "Kurak Günler" filmini bir Türkiye soyutlaması olarak okumaya çalışacağım. Filmin devlet desteğinin kesilmesine yol açan tartışma, senaryodaki LGBTİ+ imasına sıkışıp kaldı; ama bence rahatsızlık veren asıl şey, filmin çektiği Türkiye fotoğrafıydı — farkında olmadan çekilen bir fotoğrafımızı ilk gördüğümüzde beğenmeyip imha etmek isteriz ya, o gibi.
Obruklar: aciz miyiz, hayran mıyız?
Film, "korkutucu ama aynı zamanda güzel" bir obruk tanımıyla açılıyor — doğa karşısında aciz ve ona hayran insanoğlu imgesi, toplumsal düzen karşısındaki aynı ikilemle örtüşüyor. Film, yeni bir obruğun başında biten toplumsal bir çıkmazla sonuçlanıyor. Sorduğu iki soru: Aciz miyiz gerçekten? Hayran mıyız?
Kasaba: bir toplum soyutlaması
Yeni atanan bir savcının kurak bir kasabaya gelişiyle açılan film, bizi ana karakter Emre'nin gözünden bir "toplum soyutlaması"na taşıyor. Kasaba kuraklıkla boğuşurken, seçim öncesi belediye başkanı vaatlerle avunuyor; kuraklık ile obruklar arasındaki bağlantıyı kabul etmemek, düzenin ayakta kalması için zorunlu bir inkâr. Kasabanın erkekleri dört tipe ayrılıyor: avcılar (erki elinde tutanlar), bürokrasi, sakinler (düzene rıza gösterenler) ve meczuplar (düzen dışı, itibarsızlaştırılmış olanlar). Kadın yoktur bu düzende — hâkim bile "erkek gibi kadın" olmak zorunda.
Erkeklik, düzenin dışına çıkmak
Savcı Emre, kasabadaki yozlaşmaya idealist bir adalet arayışıyla direnirken, gazeteci Murat'la kurduğu bağ üzerinden düzenin cinsiyet tanımını sorguluyor. Film LGBTİ+ meselesini cinsellik ekseninden değil, erkeklik tanımının düzenin dışında kalmakla eş tutulması ekseninden ele alıyor: "Erkek olmamak düzenin dışında olmak demek." Emre ve Murat, düzenin sunduğu iki seçenek (meczupluk ya da "ibnelik") dışında üçüncü bir yol — düzenin tamamen dışına çıkmak — arıyor.
Avcıların kovalamacası ve boşluk
Fenerlerle karanlıkta yapılan kovalamaca sahnesi, avcıların bir "zafer ritüeli" gibi işliyor ama giderek büyüyen obruklar bu ritüeli bozuyor — kimsenin görmezden gelemeyeceği kadar. Sonunda vardıkları yerde ne Murat, ne Emre, ne düzen, ne de erkeklik kalıyor: kocaman bir boşluk. Linç edilmek üzere kıstırıldıkları evden geçerken kasabalıların onlara dokunamaması, toplumsal kutuplaşmanın artık "temas edememe" noktasına vardığının sembolik göstergesi.
Filmi kim izliyor?
Filmin en büyük başarısı, kutuplaşmayı taraf tutmadan anlatabilmesi. Kendini savcı ve gazeteci tarafında konumlandıran seyirci bile, "sempatik" yan karakterlerle özdeşleşirken ilerleyen sahnelerde Emre'nin vicdanının bulanıklaştığını, "hak hukuk adalet peşinde olanların gerçekten karşısında durduklarından daha adil olup olmadığını" sorgulamak zorunda kalıyor.
Sonuç
Film, içinden geçtiğimiz seçim sürecinden çok önce yayımlandı ama taşra ruh hâlini ve oy tercihlerini anlamak isteyen herkesin izlemesi gereken bir yapım. Baştaki sorulara dönersek: obruklar karşısında bu kadar aciz miyiz gerçekten? Hayran mıyız? Cevabı ben vermeyeceğim — önemli olan bu soruların sorulmuş olması. Obruklar orada, görmüyor musunuz? Bakmazsanız göremezsiniz ki.
