Bu yazıda Thomas Bauer'in "Müphemlik Kültürü ve İslâm: Farklı bir İslam Tarihi" ve "Dünyanın Tekdüzeleşmesi: Müphemlik ve Çeşitlilik Kaybı Üzerine" kitaplarını ele alacağım. Dini metinlerdeki çok anlamlılığı da kapsayan bir "müphemlik hoşgörüsü"nün getireceği imkânları tartışan Bauer'in kitabı, Doğu ve İslam üzerine çalışan çevrelerde ilgiyle karşılandı. "Müphemlik hoşgörüsü" ve "müphemlik kültürü" kavramları bana sevimli geldi — İslam dini bahsinden ayrı, dünyayı yorumlamanın bir yordamı olarak da ufuk açıcı.
Kesinlik bir avantaj mı?
Aydınlanma'yla başlayan ve günümüze güçlenerek gelen kesinlik eğilimi, gündelik hayatta da hâkim olmuş durumda; hep kesinliği öğütlemiş, müphemliğin avantajını göz ardı etmiş. Oysa Bauer, kesinliğin zannedildiği kadar avantaj olmadığını, bizi müphemliğin getirdiği hoşgörüden mahrum bıraktığını göstermeye çalışıyor. Geçmiş dönemlerin klasik İslam âlimleri, Kur'an ayetlerinin birçok farklı yorumlanabilmesiyle ve farklı doğruları barındırabilmesiyle iftihar ederken, günümüzde tek bir "doğru" aranıyor. Hz. Muhammed'in "Fikir ayrılıkları ümmet için rahmettir" hadisini hatırlamakta fayda var.
Fundamentalizm sadece dini değil
Kitabın çevirmeni Tanıl Bora'ya göre, "Fundamentalizm" kelimesi Türkçeye "köktendincilik" diye çevrilse de düz anlamı "temelcilik"tir — kurucu ilkelere sadakat. Her dinî, siyasi veya kültürel akımın fundamentalizmi olabilir; "ilerici" kabul edilen akımların da öyle. Bauer'in en çok eleştirilen noktası ise Aydınlanma'ya "düz" bakması ve ondan müphemlik hoşgörüsünü esirgemesi.
Kilise örneği ve Batı'nın "hoşgörüsü"
Giresun Üniversitesi'nden Refika Soyal'in eleştiri yazısına göre Bauer, kendi tarihinde bir "Orta Çağ" yaşamamış İslam toplumlarının, mezhep mücadeleleriyle boğuşan Hristiyan âleminin Doğu'ya gönderdiği misyonerlere gösterdiği hoşgörüden söz ediyor. 17. yüzyıldan itibaren Katolik Kilisesi'nin müphemliğe toleransı azalmış, 1870'te Papa'nın yanılmaz olduğunu ilan eden "Yanılmazlık Yasası" yürürlüğe girmiş. Ne var ki müphemliği yok etme çabası kiliseyi güçlendirmek yerine dağıtmış. Bauer, 60'lardan bu yana işgücü ihtiyacıyla farklı etnik gruplara açılan ama günden güne hoşgörüden uzaklaşan Batı'daki "zorunlu eşitliğin" gerçek eşitlik sayılamayacağını savunuyor.
Homo suicidalis ve tekdüzeleşen dünya
Bauer'in ikinci kitabı "Dünyanın Tekdüzeleşmesi", "Homo suicidalis" kavramıyla açılıyor — insanlığın kendi elleriyle hazırladığı bir uçuruma hızla ilerlediği, bu ilerleyişin bir kesim tarafından beslenirken geniş kitlelerce ilgisizlikle karşılandığı fikri. Çarpıcı veriler sıralıyor: Almanya'da kuş popülasyonu 1800'den bugüne %80 azalmış, böceklerin biyokütlesi son 25 yılda %80 düşmüş, konuşulan 6500 dilin üçte biri birkaç on yıl içinde yok olacak. Kitabın amacı geçmişe hayıflanmak ya da geleceğe kaygılanmak değil, çeşitliliğin tüm tezahürlerine katlanma arzumuzu sorgulamak.
Türkiye ve belirsizlikten kaçınma
Hofstede'nin kültür araştırmasına göre Türkiye'nin "belirsizlikten kaçınma" düzeyi 85 — yani belirsiz durumlar karşısında endişeleniyor, ani kararlar veriyor ve uzman görüşüne önem veriyoruz. Bauer'in üç tespiti: müphemlik kasıtlı yaratılmaz, ondan tamamen kaçış mümkün değildir ve ortadan kaldırılsa bile beklenmedik bir ortamda yeniden ortaya çıkar. Dolayısıyla insanoğlu için müphemlikle birlikte yaşamak bir zorunluluk; onu tamamen yok etmeye çalışmak yerine yönetilebilir bir düzeye indirmek daha yerinde.
Sanat da müphemliğe muhtaç
Bauer'e göre sanat da din gibi, kesin bir tanımı olmayan, çok yönlü doğası gereği müphemlik hoşgörüsüne ihtiyaç duyar — doğru veya yanlış kalıplarıyla değil, kişinin özgür yorumuyla anlam kazanır. Sanatın müzelerden çıkıp kamusal alana taşınması, okulların sanatla beslenmesi gerektiğini savunuyor. Sonuç olarak: Bauer'in çalışması değerli olsa da, İslam dünyasının yaşadığı sorunları tek bir kavrama indirgemek indirgemeci bir yaklaşım olur. Yüzyıllardır çeşitli saldırılar altında olan dinimizi değerlendiren "yabancı" kaynakları okurken bir "acaba"yı kendimizden esirgememek gerekir.
