Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerem Rızvanoğlu, pandemi döneminde zorunlu olarak hayatımıza giren video konferans, market alışverişi ve temas takip uygulamalarını "kullanıcı deneyimi" merceğinden inceliyor.
Video konferans: "acil uzaktan öğretim" bir e-öğrenim değildir
Deloitte'un araştırmasına göre pandemi döneminde uzaktan eğitim ve çalışma platformlarına ilgi %1500 arttı. Ancak Rızvanoğlu önemli bir ayrım yapıyor: yaşanan şey, kendi başına bir bilimsel disiplin olan "e-öğrenim" değil, kriz anında doğaçlama geliştirilen "acil uzaktan öğretim". Anadolu Üniversitesi'nin araştırmasına göre video konferans araçlarıyla görüşen kişi sayısı pandemi öncesine göre %273,5 arttı, ama bu araçların kullanıcı deneyimi kalitesi tartışmalı. Zoom'un arayüzünü inceleyen bir araştırmaya (Aloke, 2020) göre "davet et", "ekran paylaş" gibi temel işlevlere erişim ciddi bir tıklama maliyeti ve bilişsel yük getiriyor.
Market alışveriş platformları: hâlâ kat edilecek yol var
Deloitte raporuna göre çevrimiçi market kullanımı %150, mobil perakende %200 arttı. NN Group'un araştırmasına dayanarak Migros Sanal Market, Macrocenter ve CarrefourSA'yı beş kriterle karşılaştıran Rızvanoğlu, üç platformun da teslimat zaman dilimini alışverişin başında rezerve etmeye izin vermediğini, stoğu biten ürünler hakkında yeterince şeffaf olmadığını ve ekstra ücretleri alışverişin başında değil ödeme aşamasında gösterdiğini tespit ediyor. Sadece CarrefourSA'nın alternatif ürün önerisini sepet aşamasında açıkça sunduğunu belirtiyor.
Temas takip uygulamaları: özgürlük mü, güvenlik mi?
Rızvanoğlu, COVID-19 temas takibinde iki farklı model olduğunu açıklıyor: merkezi sistemlerde pozitif çıkan kişinin konum bilgisi doğrudan merkeze iletilirken, gayrı-merkezi sistemlerde (Google-Apple'ın ortak geliştirdiği "maruz kalma bildirimi" API'si gibi, 23 ülkede kullanılıyor) cihazlar arasında anonim ID kodları paylaşılıyor ve kimlik korunuyor. Türkiye'deki "Hayat Eve Sığar" uygulaması etrafındaki tartışmayı hatırlatan Rızvanoğlu, kişisel verilerin halk sağlığı adına geçici sınırlandırılmasının otoriter bir "yeni normal"in kalıcı parçası haline gelip gelmeyeceği sorusunun altını çiziyor ve bu tartışmayı anlamlandırmak için Foucault'nun bulaşıcı hastalıklar üzerine geliştirdiği kavramlara başvurmayı öneriyor.
