Gündem
Yapay Zeka: Normal Bir Teknoloji Yaşam: Hiçbir Şey Olmayan Dizi Yapay Zeka: Yapay Zekâ Çağında Hikâyeyi Kim Yazıyor?
İş ve İletişim Kültürü Dergisi
İletişim

Seçmen mi Siyaseti, Siyaset mi Seçmeni Belirler?

2024 Amerikan başkanlık seçimi, sosyal medya çağında siyaset pazarlamasının yeni kurallarının çarpıcı bir laboratuvarı oldu: Harris'in tek yönlü TikTok stratejisi, Trump'ın çift yönlü X kullanımı ve 'Kanka Oyları'.

Seçmen mi Siyaseti, Siyaset mi Seçmeni Belirler?

Modern siyaset pazarlaması, seçmen ile siyasetçi arasındaki dinamik ilişkiyi yeniden tanımlıyor. Son Amerikan başkanlık seçimi, bu karmaşık ilişkinin çarpıcı bir laboratuvarı oldu. Siyaset üretimi artık klasik, tek yönlü modelinden çıkıyor: sosyal medyanın yarattığı yeni ekosistemde seçmenler sadece bilgiye erişmiyor, siyasi içerik üretiminde ve tüketiminde de aktif rol alıyor. Geleneksel "tepeden tabana" model yerini katılımcı bir yapıya bırakıyor.

İki farklı sosyal medya stratejisi

Kamala Harris'in TikTok kullanımı doğru bir adımdı, ancak tek yönlü iletişim stratejisi, geç açıklanan adaylığı ve belirsiz ekonomik vaatleri başarısızlığında belirleyici oldu. Harris, sosyal medyayı sadece mesaj iletme platformu olarak kullanırken, seçmenin sesini duymada ve yanıt vermede yetersiz kaldı.

Buna karşılık Trump, sosyal medyayı çift yönlü bir iletişim aracı olarak kullanmayı başardı. Seçmenin ekonomik kaygılarını anlayıp "değişim" vaadini öne çıkararak statüko karşıtı bir pozisyon aldı; tweet'leri aracılığıyla güçlü bir gündem belirleme kapasitesi gösterdi. Musk'ın X platformunun desteğiyle bu etki daha da güçlendi. Toplumun değişim isteği ve beklentisi, eski moda statükocuyu değil oyun değiştirici, farklılık ve değişim ufku çizen yaklaşımı tercih etti.

Z kuşağı ve "Kanka Oyları"

Yeni medya platformları özellikle Z kuşağına ulaşmada büyük başarı gösterdi. "Kanka Oyları" olarak adlandırılan genç seçmenler, beklenmedik biçimde Trump'a yöneldi. Bu neslin kullandığı dijital platformlardan podcast ve TikTok videolarının içerikleri kadar spor, oyun, kripto para gibi ilgi alanlarına dönük mesajlar da etkili oldu.

Musk faktörü: "Artık medya sizsiniz"

Elon Musk'ın hem X platformu sahibi olarak hem de Trump kampanyasının aktif destekçisi olarak rolü, yeni medya düzeninin simgesi haline geldi. The Guardian'ın X'i toksik bir platform olarak tanımlayarak platformdan ayrılması ve okuyucularını da ayrılmaya davet etmesi, geleneksel medya ile yeni çağın medyası arasındaki gerilime bir örnekti.

Musk, kendisini takip eden 200 milyondan fazla sosyal medya takipçisine seçim gecesi tarihe geçen "Artık medya sizsiniz" diye seslendi — iletişimde "araç bazen mesajın bizzat kendisi olur" anlayışına güzel bir örnek oluşturan bu ifade, geleneksel medyanın seçmenler üzerindeki etkisini kaybettiğini gösteriyor. Ana akım medya dahil birçok yorumcu, seçim sonucunu öngörememekle kalmadı, seçmenleri etkileme kabiliyetini de yitirdi gibi görünüyor.

Woke kültürünün tuzakları

Postmodern dünyanın yeni kültürel akımı olan Woke hareketi, çeşitlilik ve eşitsizliklerle mücadele ederken beklenmedik bir siyasi çıkmaza dönüştü. Demokratlar, Woke kültürüne uygun duruşa esir olarak halktan ve çalışanlardan kopuk abartılı bir kimlik siyaseti tuzağına düştü. Bu yaklaşım, sıradan seçmenin gerçekliklerinden kopuk bir siyasi anlayış hissedilmesine yol açtı ve seçmenin çoğunluğu tarafından satın alınmadı.

Trump'ın pragmatik siyaseti: önce çıkarlar, sonra değerler

Trump'ın siyasi yaklaşımı, ideolojik değerlerden çok pragmatik çıkarlara dayanıyor. "Ticari kafa" yapısı, seçmen nezdinde karşılık buluyor. Trump'ın siyaset anlayışında öncelik sırası net: önce çıkarlar, sonra değerler. Bu "iş adamı siyaseti" yaklaşımında her konu, tıpkı bir ticari müzakere gibi ele alınıyor — "Bana ne fayda sağlar?" sorusu her kararın merkezinde yer alıyor. İlginç olan şu ki Trump, milliyetçi ve popülist söylemler kullanırken bile bunu değerler üzerinden değil, çıkar ilişkileri üzerinden kurguluyor; geleneksel ittifak anlayışı yerine "biz ve onlar" ayrımına dayanan bir hasımlık siyaseti güdüyor.

Sayı 25 kısım 3 kapağı
Bu yazı Anlık Normal'in 25. sayısında yayımlandı.