Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zafer Yenal ile toplumsal kutuplaşmayı, eşitsizliği ve kurumlara olan güven kaybını konuştuk.
Kutuplaşma çok katmanlı bir hal aldı
İnsani gelişme açısından baktığımızda insanlar üç şeye önem verir: barınma, eğitim ve sağlık. Bu üç alanda gruplar arasında ciddi uçurumlar oluşmuş durumda. Zengin ile fakir arasındaki uçurum bir yanda dururken, insanların gittiği hastaneler, okullar, mahalleler de birbirinden ayrılıyor. Kültürel çatışmalar üzerinden bir bölünmüşlük de var. Eşitsizlikten herkes şikâyetçi, herkes birbirini suçluyor ama eşitsizlik yerinde durmaya, hatta artmaya devam ediyor.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra toplumlar arasındaki mesafelerin azaldığı bir dönem yaşandı; gelir eşitsizliği ve yoksulluk azaldı. 80'lerden sonra gelişen neo-liberal dönem ise serbest piyasa mantığının hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönem oldu. Meselelerin çözülemediğinin görülmesi, yaşanan yoksunluklar karşısında çaresizlik hissini ve çözümlere olan güvenin azalmasını getirdi.
Kurumlara güven neredeyse yok
Önümüzdeki en büyük sorunlardan biri güven. İnsanlar üniversitelere, hükümete, devlete, hastaneye güvenmiyor. Bu çıkmazdan nemalananlar, çıkmazı siyasi sermayeye dönüştürüyor; hayali düşmanları insanların önüne koyup yabancı düşmanı, ırkçı söylemlerle başka grupları hedef gösteriyor. Bu sadece Türkiye'ye özgü değil — Amerika'da Trump, Macaristan'da Orban, Brezilya'da Bolsonaro, bütün popülist rejimlerde aynı dil kullanılıyor: elitleri ve ötekileştirilebilecek grupları hedef alan bir dil.
Devlet, ekonomik ve sosyal düzeyde giderek küçülüyor. Kurumlara olan güvensizlik, aslında devletin yok olduğunu gösteriyor; toplumun yok olması demek sendikaların, kamusal alanların, toplumu yeniden üretecek mekanizmaların yok olması demek.
"Neden olmasın" siyaseti
Çalışan sınıfların haklarını savunduğunu iddia eden partiler güvenlerini kaybedince, seçmen söylem olarak karşıt duran, daha sağda konumlanan partilere kaymaya başladı. Trump'ın yükselişinde de "Çin'e karşı sert olacağım, duvar çekeceğim" gibi açık, net söylemlerin payı büyük — çalışan sınıfın hoşuna giden söylemler bunlar. Türkiye'de de kararsız, bazı anketlerde %30'lara varan bir kesim var; bu, tek bir partiye değil toptan sisteme duyulan güvensizliği yansıtıyor.
Muhalefetin çıkış yolu: dışlamadan gerçek sorunları konuşmak
Kültürel meseleleri gündelik hayata dair temel meselelerden ayırmak, dışlayıcı söylemler yerine gerçek sorunları ve çözümleri konuşmak muhalefetin tek çıkışı. Samimi ve tutarlı bir dil, beraberinde tutarlı bir siyasi taban da getirir — yeter ki cesur olunabilsin.
"Z kuşağı" tek başına bir anlam ifade etmez
Kuşak kavramına mesafeli yaklaşmak gerekir; bu, büyük ölçüde pazarlama dilinin ürettiği abartılı bir kavramsallaştırma. Sosyolojik anlamda bir kuşaktan söz edebilmek için o kuşağın diğerleriyle ilişkisine bakmak gerekir — kendi başına, özerk ve homojen bir "Z kuşağı" tanımı gerçekçi değildir. Sermayeyi emek olmadan, kadını erkek olmadan anlamak mümkün olmadığı gibi, kuşakları da birbirinden soyutlayarak anlamak mümkün değil.
Metaverse, gerçek dünyanın eşitsizliklerini taşıyor
Metaverse'i deneyimleyecek olanlar kadar yaratacak olanlar da dar bir kesimden çıkacak; tasarımcı ve yazılımcıların elit bir kısmına iş vaat ediyor. Otobüs şoförü, kurye, çöpçü, çiftçi gibi toplumun büyük kesimini oluşturan meslek gruplarının bu vaat edilen dünyada yeri yok. Dünyada yaratılan eşitsizliklere dair bir çözüm oluşturmadan, daha güzel bir dünya yaratmak mümkün değil.
